Copyright © www.avrasyaturizm.net   her hakkı saklıdır
HAC   UMRE   KUDÜS  KÜLTÜR TURLARI
            0 542 214 54 02
Bilgi için Lütfen Arayınız 0 312 310 84 35
MEDİNE ZİYARET YERLERİ VE MÜBAREK MEKÂNLAR
MESCİD-İ NEBEVİ                   İslam   tarihinde   bir   dönüm   noktası   olan   Resul-i   Ekrem’in   Mekke’den   Medine’ye   hicretinden sonra   gerçekleştirilen   ilk   faaliyetlerden   biri   Mescid-i   Nebevi’nin   inşasıdır.   Bizzat   Hz.   Peygamber tarafından   yaptırılan   iki   mescidden   biri   olan   (diğeri   Kubâ),   Mescid-i   Nebevi   onun   Medine’deki   bütün faaliyetlerinin   merkezinde   yer   almış   ve   fonksiyonları   bakımından   sonraki   dönemde   kurulan   camilere örnek   teşkil   etmiştir.   İslam   alimlerinin   çoğuna   göre   Mescid-i   Nebevi   fazilet   bakımından   Mescid-i Haram’dan   sonra   gelir.   Resul-i   Ekrem,   Sehl   ve   Süheyl   adlarında   iki   yetim   çocuğa   ait   olan   bu   arsayı mescid    yapmak    üzere    sahiplerinden    10    dinar    karşılığında    satın    aldı    ve    zemin    düzenlenmesi yapıldıktan   sonra   yaklaşık   3   arşın   derinliğindeki   temeline   ilk   taşı   Hz.   Peygamber   koydu.   Bir   yılda tamamlanan   mescid,   taş   temel   üzerine   tek   sıra   kerpiçten,   bir   adam   boyu   kadar   yükseklikteki   çevre duvarı   ile   kuşatılarak   üstü   açık   biçimde   yapıldı.   Kıblesi   bizzat   Hz.   Peygamber   tarafından   Kudüs’e yönelik   olarak   yapılan   mescid’te   daha   sonra   kıble,   hicretten   on   altı   veya   on   yedi   ay   sonra   Kudüs’ten Mekke’deki   Kabe’ye   çevrildi.   Basit   ve   sade,   ancak   son   derece   fonksiyonel   olan   Mescid-i   Nebevi Müslümanların    sayısının    artmasıyla    ihtiyaca    cevap    veremeyince    7.    yılda    (628)    yeni    ilavelerle genişletildi.   Başlangıçta   üstü   örtülmeyen   Mescid-i   Nebevi’nin   kıble   tarafında   Hz.   Peygamber’in namaz   kıldırdığı   yere   yağmur   ve   güneşten   korunmak   için   hurma   kütüğünden   altı   direk   üzerinde   bir sundurma   yapıldı.   Hz.Ebubekir   döneminde   herhangi   bir   değişiklik   olmayan   mescid’te,   Hz.   Ömer döneminde   çevredeki   bazı   evleri   mescide   dahil   etmek   için   istimlak   etti.   Hz.   Osman   döneminde Mescid-i Nebevi genişletilerek yeniden inşa edildi.                Velid   b.   Abdülmelik   zamanında   mescid’in   genişletme   çalışmaları   devam   etmiş,   kesme   taş malzeme   kullanılarak   mescid   üç   taraftan   büyümüştür.   Deprem   ve   yangın   gibi   afetlerden   zarar gören    yapı    çok    kez    onarım    geçirmiş    olup    Abbasiler’den    sonra    bakım    faaliyetlerini    Memlükler üstlenmiştir.   Ardından   Osmanlı   padişahları   buraya   ayrı   bir   önem   vererek   birçok   imar   çalışmalarında bulundular.   “Kubbetü’l-hücre”   veya   “kKubbetü’n-nur”   diye   anılan   kubbenin   yerine   taştan   yeni   bir kubbe   yapıldı,   üstü   de   kurşunla   kaplanarak   yeşile   boyandı.   Günümüze   kadar   gelen   ve   Mescid-i Nebevi’nin    simgesi    olan    bu    kubbe    renginden    dolayı    “Kubbetü’l-hadrâ”    adıyla    anılmaktadır. Osmanlılar   döneminde   Mescid-i   Nebevî’de   en   büyük   imar   faaliyeti   Sultan   Abdülmecid   zamanında gerçekleştirildi.   Mescidin   kıble   duvarında   Osmanlı   çinileri   arasında,   doğu   ve   batı   duvarlarında   uzun celi   sülüs   yazılar   yazıldı.   Suudiler   döneminde   altı   yıl   süren   genişletme   sonrasında   bazı   İslam   devlet adamlarının   da   arasında   bulunduğu   açılış   töreni   yapıldı.   Bölümleri   arasında   Hücre-i   Saadet,   Minber, Minber,   Mihrap,   Mahfil,   Minare,   Kütüphane,   Avlu   ve   birçok   çeşme   sayılabilir.   Vahyin   en   çok   geldiği mekanlardan   biri   olan   Mescid-i   Nebevi,   Hz.   Peygamber’in   ibadet   ve   ziyaret   maksadıyla   yolculuk yapılmaya   değer   olduğunu   belirttiği   üç   mescidden   biridir.   Mescid-i   Nebevi,   Hz.   Peygamber’den Abbasiler’in   sonuna   kadar   Mekke   veya   Haremeyn   valisi   yahut   onlar   tarafından   görevlendirilen Medine   kadısı   veya   muhtesibleri   tarafından   yönetilmiş,   Eyyubiler   döneminden   itibaren   şeyhülharem bunlara    ilave    edilmiştir.    Osmanlı    devrinde    Mescid-i    Nebevi    ile    ilgili    işlere    vali    adına    onun görevlendirdiği    naibü’l-Harem    bakmaya    başlamıştır.    Tanzimat’ın    ardından    Mescid-i    Nebevi’nin yönetimi Harem-i şerif müdürü vasıtasıyla yürütülmüştür.
   Copyright © www.avrasyaturizm.net   her hakkı saklıdır
HAC   UMRE   KUDÜS  KÜLTÜR TURLARI
MEDİNE ZİYARET YERLERİ VE MÜBAREK MEKÂNLAR MESCİD-İ NEBEVİ                   İslam   tarihinde   bir   dönüm   noktası   olan   Resul-i   Ekrem’in   Mekke’den   Medine’ye hicretinden   sonra   gerçekleştirilen   ilk   faaliyetlerden   biri   Mescid-i   Nebevi’nin   inşasıdır. Bizzat   Hz.   Peygamber   tarafından   yaptırılan   iki   mescidden   biri   olan   (diğeri   Kubâ),   Mescid- i   Nebevi   onun   Medine’deki   bütün   faaliyetlerinin   merkezinde   yer   almış   ve   fonksiyonları bakımından   sonraki   dönemde   kurulan   camilere   örnek   teşkil   etmiştir.   İslam   alimlerinin çoğuna   göre   Mescid-i   Nebevi   fazilet   bakımından   Mescid-i   Haram’dan   sonra   gelir.   Resul-i Ekrem,   Sehl   ve   Süheyl   adlarında   iki   yetim   çocuğa   ait   olan   bu   arsayı   mescid   yapmak üzere   sahiplerinden   10   dinar   karşılığında   satın   aldı   ve   zemin   düzenlenmesi   yapıldıktan sonra   yaklaşık   3   arşın   derinliğindeki   temeline   ilk   taşı   Hz.   Peygamber   koydu.   Bir   yılda tamamlanan    mescid,    taş    temel    üzerine    tek    sıra    kerpiçten,    bir    adam    boyu    kadar yükseklikteki   çevre   duvarı   ile   kuşatılarak   üstü   açık   biçimde   yapıldı.   Kıblesi   bizzat   Hz. Peygamber    tarafından    Kudüs’e    yönelik    olarak    yapılan    mescid’te    daha    sonra    kıble, hicretten   on   altı   veya   on   yedi   ay   sonra   Kudüs’ten   Mekke’deki   Kabe’ye   çevrildi.   Basit   ve sade,    ancak    son    derece    fonksiyonel    olan    Mescid-i    Nebevi    Müslümanların    sayısının artmasıyla    ihtiyaca    cevap    veremeyince    7.    yılda    (628)    yeni    ilavelerle    genişletildi. Başlangıçta    üstü    örtülmeyen    Mescid-i    Nebevi’nin    kıble    tarafında    Hz.    Peygamber’in namaz   kıldırdığı   yere   yağmur   ve   güneşten   korunmak   için   hurma   kütüğünden   altı   direk üzerinde   bir   sundurma   yapıldı.   Hz.Ebubekir   döneminde   herhangi   bir   değişiklik   olmayan mescid’te,   Hz.   Ömer   döneminde   çevredeki   bazı   evleri   mescide   dahil   etmek   için   istimlak etti. Hz. Osman döneminde Mescid-i Nebevi genişletilerek yeniden inşa edildi.                Velid   b.   Abdülmelik   zamanında   mescid’in   genişletme   çalışmaları   devam   etmiş,   kesme taş    malzeme    kullanılarak    mescid    üç    taraftan    büyümüştür.    Deprem    ve    yangın    gibi afetlerden   zarar   gören   yapı   çok   kez   onarım   geçirmiş   olup   Abbasiler’den   sonra   bakım faaliyetlerini   Memlükler   üstlenmiştir.   Ardından   Osmanlı   padişahları   buraya   ayrı   bir   önem vererek   birçok   imar   çalışmalarında   bulundular.   “Kubbetü’l-hücre”   veya   “kKubbetü’n-nur” diye   anılan   kubbenin   yerine   taştan   yeni   bir   kubbe   yapıldı,   üstü   de   kurşunla   kaplanarak yeşile   boyandı.   Günümüze   kadar   gelen   ve   Mescid-i   Nebevi’nin   simgesi   olan   bu   kubbe renginden   dolayı   “Kubbetü’l-hadrâ”   adıyla   anılmaktadır.   Osmanlılar   döneminde   Mescid-i Nebevî’de    en    büyük    imar    faaliyeti    Sultan    Abdülmecid    zamanında    gerçekleştirildi. Mescidin   kıble   duvarında   Osmanlı   çinileri   arasında,   doğu   ve   batı   duvarlarında   uzun   celi sülüs   yazılar   yazıldı.   Suudiler   döneminde   altı   yıl   süren   genişletme   sonrasında   bazı   İslam devlet    adamlarının    da    arasında    bulunduğu    açılış    töreni    yapıldı.    Bölümleri    arasında Hücre-i   Saadet,   Minber,   Minber,   Mihrap,   Mahfil,   Minare,   Kütüphane,   Avlu   ve   birçok çeşme   sayılabilir.   Vahyin   en   çok   geldiği   mekanlardan   biri   olan   Mescid-i   Nebevi,   Hz. Peygamber’in   ibadet   ve   ziyaret   maksadıyla   yolculuk   yapılmaya   değer   olduğunu   belirttiği üç   mescidden   biridir.   Mescid-i   Nebevi,   Hz.   Peygamber’den   Abbasiler’in   sonuna   kadar Mekke   veya   Haremeyn   valisi   yahut   onlar   tarafından   görevlendirilen   Medine   kadısı   veya muhtesibleri   tarafından   yönetilmiş,   Eyyubiler   döneminden   itibaren   şeyhülharem   bunlara ilave    edilmiştir.    Osmanlı    devrinde    Mescid-i    Nebevi    ile    ilgili    işlere    vali    adına    onun görevlendirdiği    naibü’l-Harem    bakmaya    başlamıştır.    Tanzimat’ın    ardından    Mescid-i Nebevi’nin yönetimi Harem-i şerif müdürü vasıtasıyla yürütülmüştür. UHUD “Allah    yolunda    öldürülenlere“ölüler”    demeyin.    Hayır,    onlar    diridirler.Ancak    siz bunu bilemezsiniz.”(Bakara sûresi, âyet: 154) Medine’de   ziyaret   edilecek   en   önemli   yerlerden   biri   de,   Medine’nin   5   km.   kuzeyinde   yer alan   Uhud’dur.   Bedir   Savaşı’ndan   sonra   sahabenin   yaptıkları   ikinci   büyük   savaş   burada vuku   bulmuştur.   Bedir’de   bozguna   uğrayan   müşrikler,   intikam   almak   üzere   çıkmışlardı   bu savaşa.    Hz.    Peygamber    gördüğü    bir    rüya    üzerine    Medine’yi    içerden    savunmak istemekteydi.   Ancak   Bedir   Savaşı’na   katılmamış   bazı   gençlerin   ısrarı   üzerine   düşmanla dışarıda karşılaşmak durumunda kaldı ve Uhud’a çıktı. Uhud   Savaşı’nda   Resûlullah,   Abdullah   b.   Cubeyr   komutasında   bir   okçu   birliğini, stratejik   önemi   bulunan   bir   boğazın   yamacına   yerleştirmiş   ve   onlara,   “Bizim   onları yendiğimizi   görseniz   bile   yerinizden   ayrılmayın!   Yenildiğimizi   görseniz   dahi   bize   yardıma koşmayın!”   diye   sıkı   sıkı   tembihlemişti.   Buna   rağmen,   müşriklerin   bozguna   uğradığını gören   bu   okçuların   birçoğu   “Ganimet!   Ganimet!”   diye   bağırmaya   başlamışlar,   Abdullah   b. Cubeyr,   onlara   Hz.   Peygamber’in   emrini   hatırlatmışsa   da,   dinlemeyip   savaş   meydanına inmişlerdi.   Arkadan   dolanan   düşman   süvari   birliğince   etrafı   sarılan   sahabe,   iki   taraftan da    sıkıştırılarak    hezimete    uğramıştı.    Kur’an’da    anlatıldığı    üzere    onlar,    arzuladıkları galibiyeti    gördükten    sonra    za’fa    düştüler,    (Peygamber’in    verdiği)    emir    konusunda birbirleriyle   çekişip   isyan   ettiler.   Kimi   dünyayı   istiyordu,   kimi   de   ahireti   istiyordu.   (Âl-i İmran sûresi, âyet: 152)                      Hz.   Peygamber’in,   bu   okçu   birliğine   kesinlikle   yerlerini   terk   etmemeleri   direktifini vermesine   rağmen,   onların   çoğu,   ganimet   sevdasıyla,   her   şeyin   bittiğini,   maksadın   hâsıl olduğunu   zannederek   bu   emri   ihlal   etmişler,   kazanılmış   bir   zaferin   kaçırılmasına,   yetmiş kişinin    şehit    olmasına    sebep    olmuşlardır.    Oysa    komutanları    Abdullah    ile    birlikte yerlerinde   sebat   eden   okçular   ise,   “Biz   Allah’ın   Resûlü’ne   itaat   edip,   yerlerimizde   durur, onun emrini terk etmeyiz” diyerek emre itaati, ahireti ve şehitliği tercih etmişlerdir.                      İşte   Uhud,   sahabe   için   büyük   bir   imtihan,   büyük   bir   dersti.   İki   zırh   birden   giymiş olmasına    rağmen,    Hz.    Peygamber    bu    savaşta    yaralanmış,    mübarek    dişi    kırılmıştı. Komutanlarıyla   birlikte   sebat   eden   bu   şehitlerin   yanı   sıra,   Hz.   Peygamber’in   amcası Hamza’nın   şehit   edilmekle   kalmayıp,   vücudunun   da   parçalanması,   kulaklarının   kesilmesi, kalbinin   dahi   çıkartılması;   Mekkeli   zengin   bir   ailenin   çocuğu   olan   ve   Hz.   Peygamber tarafından   Medine’ye   muallim   olarak   görevlendirilen   Mus’ab   b.   Umeyr’in   orada   şehit olduktan   sonra   vücudunu   baştan   aşağıya   kadar   örtecek   bir   örtünün   dahi   bulunmaması Uhud’un acı hatıralarındandı.        Ve bütün bu acı hatıralara rağmen Hz. Peygamber: “Uhud bizi sever, biz de Uhud’u” diyerek   düşman   saldırılarından   dolayı   sığındığı   ve   âdeta   bir   şahsiyet   gibi   gördüğü   bu kayalık    dağa    vefa    gösteriyor,    cansız    varlıklarla    dahi    bir    tür    sevgi-hürmet    ilişkisi kuruyordu.                      Uhud   dağına   müslümanların   gözünde   ayrı   bir   özellik   kazandıran   husus,   Allah Resûlü   (s.a.s.)’nün   zikrettiğimiz   hadis-i   şerifleri   ile   müslümanların   Uhut   savaşında   bu dağa    sığınmış    olmalarıdır.    Diğer    taraftan    Peygamber    Efendimizin    amcası    ve    İslâm ordusunun   en   yiğit   kahramanlarından   Hz.   Hamza   (r.a.)   ve   diğer   Uhud   şehitleri   Uhut şehitliğinde medfun bulunmaktadır.                      Allah   Resûlü   (s.a.s.),   Uhud   şehitlerini   ziyaret   ederdi.   Hz.   Fatma   (r.a.)   da   Uhud’da şehit olan amcası Hz. Hamza (r.a.)’yı sık sık ziyaret ederdi. KIBLETEYN MESCİDİ                      Bilindiği   gibi   daha   önceleri   Hz.   Peygamber,   namazlarında   kıble   olarak   Kudüs’te bulunan   Mescid-i   Aksa’ya   yönelmekteydi.   Aslında   gönlünden   kıblenin   Hz.   İbrahim’in kıblesi   olan   Kâbe’ye   çevirilivermesini   geçiriyor   ve   bu   doğrultuda   bir   vahiy   bekliyordu. Hatta   kendisi   Mekke’deyken   Kâbe’de   kıldığı   namazlarda,   Rükn-i   Yemânî   ile   Hacer-i   Esved arasından    Kâbe’yi    önüne    almak    suretiyle    hem    Kâbe’ye,    hem    de    Kudüs’e    yönelmiş olmaktaydı.   Hicretten   yaklaşık   bir   buçuk   yıl   sonra   arzuladığı   şekilde   Kâbe’ye   kıble   olarak yönelme emrini veren Bakara sûresinin 144. ayeti indi.                      “...   Seni   elbette,   hoşlanacağın   kıbleye   döndüreceğiz.   O   hâlde   hemen   Mescid-i Haram’a   (Kâ’be’ye)   doğru   dön.   (Ey   mü’minler)   siz   de   nerede   olursanız   olun,   (namazda) oraya doğru dönün.”                      Bu   ayetin   indiği   haberini   işitmeleri   üzerine   oradaki   sahabe,   namaz   içerisinde yönlerini    Kudüs’ten    Kâbe’ye    çevirdiler.    Böylece    Kudüs’e    yönelerek    başlanan    namaz, Kâbe’ye    yönelerek    tamamlandı.    Bundan    dolayı    da    bu    mescide    “İki    kıble    mescidi” anlamına   gelen   “Kıbleteyn   Mescidi”   adı   verildi.   Kıblenin   değişmesi,   Hz.   Peygamber’e uyanlarla,   ökçesi   üzerinde   gerisin   geriye   dönenleri   ayırt   etmeye   yarayan   bir   imtihandı aynı zamanda (Bakara sûresi, âyet: 143). Hendek    Kureyş,   Hayber,   Gatafan,   Fezare   ve   Esed   Oğulları   gibi   müşrik,   Yahudi   ve   münafık gruplardan   oluşan   ve   sayıları   on   bini   bulan   müttefik   kuvvetlere   karşı   yapıldığı   için   “Ahzâb Savaşı”;   Selman-i   Fârisî’nin   İran   tecrübesiyle   getirdiği   teklif   sonucu   Medine’nin   etrafına kazılan   hendekten   dolayı   da   “Hendek   Savaşı”   diye   anılan   bu   savaş,   Hicretin   5.   yılında meydana   gelmiştir.   Bir   süvarinin   geçemeyeceği   derinlik   ve   genişlikte   kazılan,   Medine’nin hurmalıklarla   kaplı   bulunmayan   cephesini   çevreleyen   ve   hayli   uzun   olan   bu   hendeğin kazılması   birkaç   hafta   sürmüş,   Hz.   Peygamber   de,   ashabıyla   beraber   üstü   başı   toprak oluncaya   kadar   hendek   kazmıştır.   Hendek’ten   çıkartılan   toprak,   Müslümanlar   için   siper olduğundan,   ne   karşıdan   bir   at   geçebilmiş,   ne   atılan   oklar   isabet   edebilmişti.   Seksenli yıllara    kadar    bu    hendekten    bazı    kesitler    mevcut    iken,    maalesef    günümüze    kadar korunmamış   ve   üzerine   asfalt   dökülmüştür.      Müslümanlara   Yüce   Allah’ın   yardımının somut    bir    şekilde    ulaştığı    yerlerden    biri    de    bugün    Yedi    Mescitler    olarak    bilinen mescitlerin   bulunduğu   bu   bölgedir.   Hendek   savaşının   yapıldığı   yerde   Hz.   Peygamberin   ve ileri    gelen    sahabilerin    namaz    kıldıkları,    dua    ettikleri    noktalara    bu    küçük    mescitler yapılmıştır.   Günümüzde   birkaç   tanesi   hariç   diğerleri   kaldırılmış   bulunmaktadır.   Halen   bu alana   büyük   bir   cami   yapılmıştır.   Savaş   hazırlığını   önceden   haber   alan   Allah   Resûlü (s.a.s.),    sahabe-i    kiram    ile    istişarede    bulunmuş,    Selman-ı    Farisî’nin    tavsiyesiyle müşriklerin   Medine-i   Münevvere’ye   girmelerine   engel   olmak   ve   müdafaa   savaşı   yapmak için,   Medine’nin   batısında   bir   hendek   kazılmasına   karar   vermiştir.   Selman-ı   Farisî’nin görüşü   ile   kazılan   hendek,   5.5   km.   uzunluğunda,   9   metre   genişliğinde   ve   4.5   m. derinliğinde   idi.   Hendek   kazma   işinde   Allah   Resûlü   (s.a.s.)   de   bizzat   ashabıyla   beraber çalışmış   ve   onları   teşvik   etmiştir.   Kur’ân-ı   Kerim’in   otuz   üçüncü   sûresi   olan   Ahzâb   sûresi adını   bu   savaştan   almıştır.   Hendek   Savaşı’nın   yapıldığı   yerde   bulunan   Mescid-i   Seba’nın yerine   yapılan   yeni   mescit.   Önceden   kadınları   ve   çocukları   muhkem   yerlere   yerleştirerek tedbir   alan   Müslüman   ordusu,   3000   kişiden   oluşuyordu.      Hendekle   ilk   defa   karşılaşan müşrikler    şaşkına    döndüler.    Hendek    atlanamayacak    kadar    genişti.    İslâm    askerleri karşıdan   kontrol   ediyordu.   Hendek   savaşı   esnasında   çok   bunalan   müslümanlara   Allah’ın yardımı   yetişmiş,   Yüce   Allah   onları   görünmeyen   ordularla   desteklemiştir.   Sonunda   uzun bir    harp    için    hazırlıksız    olan    müşrikler,    havanın    soğuması,    hayvanlarının    yemlerinin bitmesi    ve    Allah’ın    müslümanlara    olan    yardımı    neticesinde,    bu    işten    vazgeçip muhasarayı   kaldırarak   geri   dönmek   zorunda   kalmışlardır.   Şüphesiz   Hendek   Savaşı’nda da   alınacak   birçok   dersler   vardır.   Hz.   Peygamber   her   zaman   olduğu   gibi,   burada   da tedbiri   elden   bırakmamıştır.   Gerekli   stratejiye   başvurmuş,   önerilen   makul   teklifi   kabul etmiş,     ashabıyla     birlikte     bizzat     hendek     kazmış,     Yahudi     kabilelerinin     desteğini engellemeye   çalışmıştır.   Bazı   orduların   alt   taraftan,   bazılarının   üst   taraftan   geldiğini gören    sahabenin,    şaşkınlıktan    gözlerinin    kaydığı,    korkudan    yüreklerinin    ağızlarına geldiği,   kötü   zanlara   kapıldıkları   ve   şiddetli   bir   sarsıntıyla   sarsıldıkları   (Ahzâb,   10-12)   24 gün   süren   bu   savaşta,   şiddetli   rüzgâr   ve   görünmez   ordularından   oluşan   ilahî   yardım yetişmiş   ve   yaklaşık   bir   ay   boyunca   hayli   bunalan   müslümanları   kurtarmıştı.   Rüzgâr   ve kum    fırtınası    karşısında    telef    olma    korkusuyla    düşman    geri    çekilmiş,    farklı    gruplar dağılmış   ve   Hendek   Savaşı   en   az   zararla   atlatılmıştı.   Hendek   Savaşı’nın   yapıldığı   bu mekânlar   ziyaret   edilirken,   dünyanın   çeşitli   ordularının   daha   güçlü   ittifaklarla,   İslâm dünyasının    çeşitli    bölgelerinde    benzer    savaşlar    yaptığını,    ancak    ne    o    bölgelerdeki müslümanların,   ne   de   diğer   müslümanların   ilahî   yardıma   nail   olabilecek   gerekli   tedbirleri alamadıklarını,   birlikte   olamadıklarını,   yeni   hendekler   kazmak   şöyle   dursun,   tam   tersine birbirlerinin      kuyularını      kazmaya      çalışmalarının      nedenleri      üzerinde      düşünmek gerekmektedir.    Bunalan    müslümanları    kurtaran    bu    şiddetli    rüzgârların,    o    görünmez orduların asrımızda niçin yitirildiğini de orada düşünmek gerekir.         Yedi Mescidler                      Hendek   savaşının   yapıldığı   bölgede   bir   birine   yakın   küçük   küçük   yedi   mescid bulunmaktadır.   Bunlara   "   Yedi   Mescidler"   denir.   Medine’ye   gelenler   tarafından   buraların da ziyaret edilmesi âdet haline gelmiştir. KUBA MESCİDİ                   Kuyuları   ve   hurma   bahçeleriyle   meşhur   verimli   bir   vaha   üzerinde   kurulmuş   olan   ve adını    buradaki    bir    kuyudan    alan    Kubâ,    Mekke    yolu    üzerinde    bulunan    bir    köydü. Rasülüllah    Efendimiz    Mekke’den    Medine’ye    hicretleri    esnasında    Medine’ye    yaya    bir saatlik   mesafede   bulunan   Kubâ’ya   ulaştı.   14   gün   müsafir   kaldı.   Bu   süre   içerisinde   Evs’in bir   kolu   olan   Amr   b.   Avf   oğullarından   Gülsûm   b.   El-Hedm’in   evinde   misafir   kaldı; genişliğinden   dolayı   daha   uygun   gördüğü   Sa’d   b.   Hayseme   el-Ensari’nin   evinde   de ashabıyla   sohbet   etti.   İnşaatında   bizzat   kendilerinin   de   çalıştığı   İslam’da   ilk   mescidi yaptırdı.   Burada   namaz   kıldı.   Sa’d